Birkaç ay önce, konferanslarımızdan birinin sonunda, genç bir hanımefendi söz aldı ve şu samimi soruyu sordu:
- Sosyal medyada dolaştıkça doğrusu bir garip oluyorum, içimi mutsuzluk kaplıyor gibi. Yani bir bakıyorum herkes bir şeyler başarmış, herkes bir yerlere gitmiş, herkesin hayatı renkli ve süslü, herkes mutlu. Sonra kendi hayatıma bakıyorum, tatsız geliyor dünya, gönlüm sıkılıyor, bunalıyorum, başarısız hissediyorum. Açık söylemek gerekirse ben artık sosyal medyada dolaştıkça sanki insanları kıskanıyor gibiyim ve bu beni daha da mutsuz ediyor. Bir tavsiyeniz olur mu?
O gün, bu samimi itiraflarından dolayı kardeşimizi tebrik ettim. Çünkü "kişinin noksanını bilmesi irfanın ta kendisidir" düsturunca, nefsini aklamanın kaygısını gütmeden problemi net tarif etmişti ve kendince bir çıkış yolu arıyordu. Bir anlamda gönlünde olan bitenlere dair dürüstçe hasar tespiti yapmış ve iyi niyetle telafi derdindeydi.
Sorduğu soru, yaşadığımız zamanların özeti gibiydi aslında. Bir damla kanın sıhhatimiz hakkında birçok bilgiye işaret etmesi gibi, kurduğu o birkaç cümle, bugünün kalp belası "hasetle" ilgili çok şey söylüyordu anlayanlar için.
Evet, kendi elimizdekinden daha çok ellere yani başkalarına baktığımız bir zaman dilimindeyiz. Kendi hayatlarımızın öznesi olduğumuzu unutuyoruz çoğu zaman, başkalarının hayatlarını gölge gibi izlemekle, bizi ilgilendirmeyen birçok şeyi dikizlemekle geçiyor günlerimiz. Sonunda da kalp yoruluyor, tat kaçıyor, huzur azalıyor, şükür bizi terk ediyor. Sevimsiz bir suratla, dar bir gönülle, olumsuz bakış açılarının kıskacında günler tükeniyor.
Haset yani kıskançlık, kalbimizin amansız yangınıdır. İçimizdeki bütün güzellikleri yok edecek kadar tehlikelidir. Çünkü insan haset ettiğinde, Allah'ın taksimine isyan etmiş oluyor, kendi elindeki nimetleri küçümsüyor, gözünü hırsla başkalarının imkanlarına dikmiş bulunuyor. Neresinden bakarsanız kalbin ölümüne sebep olan büyük hatalardır bunlar. Allah'ın takdirini beğenmemek, kendi üstümüzdeki sayısız nimetin değerini bilmemek, başkalarının hayatına odaklanıp şükrü unutmak, sahiden de karanlıklar içinde bırakır insanı, ruhu daraltır, ömrü bereketsizleştirir.
Kur'ân bize açık bir teklifte bulunur, Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız der. Bunu zaman zaman denemenizi tavsiye ederim, çorabınızı giyerken, gözünü kırparken, başınızı sağa çevirirken, ayağınızı öylesine sallarken, bir yudum su içerken, derin bir nefes aldığınızda vs. hatırlayın bu vurguyu, sahiden de ne çok nimetler içindeyiz, saymakla bitiremeyiz, şükürden aciz kalırız.
Bir de şu var, Allah'ın en ufak bir nimetinin dahi bizim üzerimizde sayısız tesiri, etkisi, faydası söz konusu. Yani tek bir nimetin ne büyük güzelliklere vesile olduğunu bile saymakta aciz kalabiliriz. Hiç unutmuyorum, Allah'ın mülkten sayısız lütuf verdiği bir büyüğüm, vefatının son günlerinde şöyle demişti bize: "Dünyanın her yerini gezdik, çare aradık, tüm imkanlara erişmemiz mümkün lakin şunu anladık, tere bitkisi bir mucizeymiş, faydaları saymakla bitmezmiş, reçetemiz aslında pazarda pek de rağbet etmediğimiz bu ottaymış, aman sizler eksik etmeyin sofranızdan!"
Evet, Allah'ın lütfuyla, sayısız güzelliğin içinde yaşıyoruz, bunu fark etmek zorundayız. Kıskançlık yaparsak, "neden bende yok" diyerek eksiklerimize odaklanırsak, "falan kişi hep mutlu, Allah bana da niye öyle şeyler yaşatmıyor" gibi duygulara kapılırsak, heybemizin dibini delmiş, içimizdeki faziletleri boşaltmış oluruz. Mevlamız kerimdir, büyüktür, ne ettiyse güzel eder, ne yaparsa hikmetle yapar, bize düşen şükrün sonsuz güzelliği içinde alemi gıpta, şükür ve tebessümle izlemektir.
Bu sayımız, kalbin ferahlığı için hazırlandı, kıskançlığa karşı panzehir niyetine satır satır okunabilirse sadra şifa olacaktır inşallah. Hasedi bırakıp kendi hayatının imarı ve inşası için şükürle yol alabilenlere ne mutlu. Allah'tan razı olan, Allah'ın da kendilerinden razı olduğu kullar olmak dileğiyle.
Mart ayında görüşmek üzere, muhabbetle.

