Müminlerin bayramıdır cuma günü, ilahi rahmeti hissede hissede camiye koşarız, namaz sonrası büyük bir umutla yeryüzüne dağılırız. Kur'ân yağar mihraptan gönüllere, bizi yaratan ve yaşatan Rabbimizin huzurunda saf tutarız.
Nasibim o ki dün Ümraniye'de tanıdık bir isme denk geldim, Diyanet İşleri Eski Başkanı Ali Erbaş Hocamız kıldırdı namazı, hutbesi ayrı hoş, Kur'ân okuyuşu bir başka güzeldi.
Çıkışta iki çocuk dikkatimi çekti, biri on iki diğeri on üç yaşındaymış. İkisi de hafızlık yapıyormuş, biri bitirmiş, diğeri de en kısa sürede tamamlayacakmış.
Yüzlerine baktım, nur gibilerdi. Hâllerini izledim, edep timsaliydiler. Doğrusu büyüklere bu tür fırsatları gole çevirmemek yakışmaz, küçük yüreklerde büyük gayret gördüğümüz an tebrik ve takdir cömerti olmalıyız hatta elimizden gelen ikramları esirgememeliyiz.
İki yavrunun da anne babasını düşündüm, ne bahtiyardırlar diye hayal ettim. Çok küçük yaşta Kur'ân'a yâr olmuştu sineleri, gıpta etmemek mümkün mü? Onlara ileride Arapçayı da mutlaka öğrenmelerini tavsiye ettim, birkaç zor deneme sonrası hafızlıklarının kıvamı karşısında "maşallah" dedim.
Derken "sizi bırakmam, bir şey ısmarlamak istiyorum" dedim lakin çok mahcup oldular, kabul etmek istemediler. Kah yanaklar kızardı, kah gözler gülümsedi, çocukluğun alameti olan en hoş hâller zuhur etti. Kendi yavrularım gibi bağrıma bastım onları, Kur'ân'a hürmetlerinden dolayı onlara hürmeti bir borç bildim kendime.
Öyle ya, "kim ki Kur'ân bilmedi, sanki dünyaya gelmedi" diyordu Yunus Emre, bu iki küçük yavru o an dünyanın en büyük hazinesi gibi göründü gözüme.
Tatlıcıya gittik, sırf bana yük olmamak için en ucuz şeyleri teklif ettiler, "aşk olsun, lütfen en ama en sevdiğiniz şeyleri söyleyin" dediysem de son derece kibarlıkla müstağni davrandılar, mütevazı şeyler seçtiler. Sözlerin en güzelini kalplerinde taşıyan bu ufaklıklar hâllerin en güzelini sergiliyorlardı adeta.
En son, kendimi detaylı tanıttım, yakınlarda oturduğum için zaman zaman görüşebileceğimizi söyledim, mutlu oldular. Aramızda geçen şu konuşmaya hâlâ gülümsüyorum:
- Telefonunuz var mı? Numaramı yazın, arayın yine görüşürüz inşallah.
- Var ama tuşlu telefon o da yanımızda değil şu an.
- Anladım, nasıl yapsak ki, bir yere yazın isterseniz?
- Siz söyleyin biz ezberleriz abi?
- Yahu o zor olmaz mı? Aklınızda nasıl tutacaksınız, unutursunuz..
Ben tabii karşımdakilerin hâfız olduğunu bir anlık gafletle unutmuş gibiydim, insan bir telefon numarasını hem de iki kere duymakla ezberinde nasıl tutar ki diye düşünüyordum. Baktım ki ikisi de tebessüm ediyor, benim jeton düştü, "heeeee" dedim gülümseyerek.
Anladım ki çoktan kayda alınmıştı numaram, herhangi bir yere yazmalarına gerek kalmamıştı. Koca Kur'ân'ı ezberlemişlerdi, on bir rakamlı bir sayıyı mı unutacaklardı. Saniyeler içinde numaramı kâmilen tekrar ettiler, kalbim mutmain şekilde hoşça ayrıldık.
İşte böyle, bir mana hazinesi Kur'ân'ı Kerim, girdiği yürekleri nasıl da güzelleştiriyor, görmüş oldum bir kez daha.
Allah bahtlarını açık etsin, ellerinden dillerinden nice güzellikler nasip etsin âleme, bizlere de Kur'ân'ı önceleyenlere hizmet düşsün her daim, amin.

