Derin pişmanlıklarımdan biri sanırım on beş sene öncesine aittir.
Henüz 25 yaşındaydım, çokça sıkılıp bunaldığım imtihanlar yaşıyordum. O günlerin karmaşasında, Üsküdar sokaklarından birinde, “Allah’ım niye ben!” der gibi olmuştum, son derece sitemli ve saygısızca.
Yani bir nevi içimden “Allah’ım bunu bana niye yaşatıyorsun” dercesine Rabbimi sorgular gibi olmuştum, böyle kızgınlık ve hayal kırıklığı arasında son derece edepsiz bir tavırla Rabbime bühtanın eşiğine gelmiştim.
İnanın saniyeler içinde gelişen o hadise, hâlâ acıtır yüreğimi, kanatır kalbimi. Çünkü hayatımın hiçbir döneminde Rabbime karşı o günkü saygısız tavrı takınmamıştım, o edepsiz sitem gönlümden geçmemişti.
Hâsılı, hâlâ yüreğimi kanatır o üzücü hatıra, saniyeler içinde pişmanlığımı yaşadım, on beş senedir de içimde bir tasa olarak duruyor. Nasıl oldu da o hataya sürüklendim, nasıl oldu da Rabbime karşı hüsnü zannımı bozdum, hayretler içindeyim hâlâ.
Hayat ırmağımda böyle bir anın varlığı çok burksa da içimi, bir daha o hâle düşmemek için çabalıyorum, kalbim elimde “aman” diyorum daima.
Bunu şu yüzden paylaştım, insan Allah’a karşı hüsnü zannını hiç bozmamalı, başına her ne gelirse gelsin önce “ben haksızım” demeyi bilmeli. Allah kuluna zulmetmez, O’nun adaleti zerre şaşmaz, biz insan olarak çok aceleciyiz, hikmete aşinalığımız az, sabrımız tez vakitte bitiyor.
Oysa yaşamak uzun koşmak demek, halden hale gireceğiz ve test edileceğiz. Allah’a karşı saygısızlık, hele hele O’nu suçlarcasına bir ilişki, insanı bir bakıma şeytanlaştırıyor, kalbini katılaştırıyor.
Bu hissi saniyeler içinde tattım, ne büyük bir felaket olduğunu yaşadım, mahcubiyetim diri, üzüntüm büyük. İbrahim Peygamber gibi dua etmekten başka çaremiz yok:
“Kıyamet günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine Allah’tır!” (Şuâra, 82)
İşte böyle, açtık kutuyu, söyledik acıyı…
Bir ah süzüldü göğsümün içinden..
